Türkiye’de Eylül 2026’da patlak veren ve 131 yatırım fonunun tasfiyesine uzanan kriz, yaklaşık 18–20 milyar dolarlık büyüklüğüyle ekonomi gündeminin merkezine yerleşti. Ancak ortaya çıkan tablo, 17–25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında gündeme gelen çok daha büyük finansal hacimleri yeniden hatırlattı. Soruşturma dosyalarına ve bu dosyalara dayalı değerlendirmelere göre o dönemde konuşulan ekonomik büyüklük, bugünkü fon krizinin kat kat üzerinde bir seviyeye işaret ediyordu.
Türkiye’de yatırım fonu piyasasında Eylül ayında başlayan sarsıntı, kısa sürede ülkenin en büyük finans krizlerinden birine dönüştü. Reuters’a göre kriz sonrasında 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verildi; düzenleyici kurumlar ve ekonomi yönetimi, sürecin yaklaşık 18–20 milyar dolarlık bir büyüklüğü etkilediğini belirten değerlendirmelerle karşı karşıya kaldı.
Bu büyüklük, tek başına bakıldığında son derece çarpıcı. Ancak Türkiye’nin yakın siyasi ve ekonomik tarihine dönüp bakıldığında, 17–25 Aralık soruşturmalarında gündeme gelen para trafiği ve iddia edilen yolsuzluk hacmiyle karşılaştırıldığında, bugünkü krizin aslında daha büyük bir tablonun gölgesinde kaldığı görülüyor.
17–25 Aralık dosyalarında çok daha büyük rakamlar konuşuldu
17–25 Aralık soruşturmaları Türkiye’de üç bakanın çocukları, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve iş insanı Reza Zarrab dahil çok sayıda ismi kapsayan geniş bir yolsuzluk ve rüşvet soruşturması olarak başlamıştı. Zarrab’ın da merkezinde yer aldığı “altın ticareti” ve yaptırımları delme mekanizması, daha sonra ABD’deki Halkbank davasında da ayrıntılı biçimde gündeme geldi.
Soruşturma dosyalarına ve bunlara dayalı sonraki bazı çalışmalara göre, 17–25 Aralık sürecinde konuşulan ekonomik hacim yaklaşık 87 milyar dolar seviyesindeydi. Daha geniş değerlendirmelerde ise bu toplamın 187 milyar dolara kadar ulaştığı ileri sürüldü. Bu rakamlar, elbette bağımsız bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş nihai tutarlar değil; soruşturma kapsamındaki para trafiği, altın ihracatı, kara para aklama iddiaları ve bağlantılı işlemlere ilişkin toplam hacim tahminleri olarak okunmalı.
Ancak hangi alt eşik esas alınırsa alınsın, karşılaştırma yine de dikkat çekici: Bugün Türkiye’yi sarsan fon krizinin büyüklüğü yaklaşık 20 milyar dolar civarında tartışılırken, 17–25 Aralık dosyalarında gündeme gelen tutarlar bunun birkaç katı değil, çok daha ötesinde bir ekonomik ölçeğe işaret ediyor.
13 yıllık dolar enflasyonu farkı tabloyu daha da büyütüyor
Bir başka dikkat çekici nokta ise zaman farkı.
17–25 Aralık dosyalarında konuşulan rakamlar 2013 yılına ait. Aradan geçen 13 yılda ABD doları enflasyonu hesaba katıldığında, o günün 87 milyar dolarlık büyüklüğü bugün kabaca 122 milyar dolar, 187 milyar dolarlık üst hesaplama ise yaklaşık 262 milyar dolar seviyesine denk geliyor.
Bu çerçeveden bakıldığında tablo şöyle özetlenebilir:
Karşılaştırmalı ekonomik büyüklük
- 2026 fon krizi: yaklaşık 18–20 milyar dolar
- 17–25 Aralık dosyaları (alt hesaplama): yaklaşık 87 milyar dolar
- 17–25 Aralık dosyaları (2026 dolar değeriyle): yaklaşık 122 milyar dolar
- 17–25 Aralık dosyaları (üst hesaplama): yaklaşık 187 milyar dolar
- 17–25 Aralık dosyaları (üst hesaplamanın 2026 dolar değeriyle): yaklaşık 262 milyar dolar
Bu tablo, 17–25 Aralık soruşturmalarında gündeme gelen iddiaların ekonomik boyutunun, yıllar geçmesine rağmen neden hâlâ Türkiye’nin en büyük yolsuzluk tartışmalarından biri olarak anıldığını ortaya koyuyor.
Fon krizinden 17–25 Aralık’a uzanan hat
Bugünkü fon krizi, esas olarak yatırım fonları, portföy yönetimi, hisse manipülasyonu ve düzenleyici denetim eksiklikleri ekseninde tartışılıyor. 17–25 Aralık dosyaları ise çok daha geniş bir alanı kapsıyordu: rüşvet iddiaları, kamu gücünün özel çıkarlar için kullanılması, İran’la bağlantılı altın ticareti, bankacılık sistemi üzerinden dönen para hareketleri ve uluslararası yaptırım rejimini ilgilendiren işlemler.
Nitekim ABD’deki davalarda Reza Zarrab, İran yaptırımlarını delmeye yönelik mekanizmayı ve bazı kamu görevlilerine ödeme yaptığını mahkemede kabul etmiş; ABD Adalet Bakanlığı da Halkbank dosyasında bu yapının ayrıntılarını iddianameye taşımıştı.
Bu nedenle 2026’daki fon krizi yalnızca bugünün finansal çalkantısı olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de hesap verebilirlik, denetim ve cezasızlık tartışmalarını yeniden alevlendiren bir gelişme olarak da okunuyor.
Asıl dikkat çeken soru: O dosyalar neden tam anlamıyla aydınlatılmadı?
Bugün yaklaşık 20 milyar dolarlık bir fon krizinin bile ülke gündemini sarsmaya yettiği bir ortamda, 13 yıl önce çok daha büyük ekonomik hacimlerin konuşulduğu 17–25 Aralık dosyalarının hâlâ bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulamamış olması dikkat çekiyor.
Burada altı çizilmesi gereken nokta şu: 17–25 Aralık dosyalarındaki her rakam veya her iddia, yargısal olarak kesinleşmiş bir hüküm anlamına gelmiyor. Ancak bu dosyaların Türkiye’de kısa süre içinde kapatılmış olması, buna karşılık dosyanın bazı unsurlarının yıllar sonra ABD mahkemelerinde yeniden ortaya çıkması, kamuoyunda aynı sorunun tekrar tekrar sorulmasına yol açıyor:
Eğer 17–25 Aralık süreci tam anlamıyla bağımsız ve şeffaf biçimde sonuna kadar yürütülseydi, bugün Türkiye benzer finansal ve siyasal krizleri bu ölçüde yaşamaya devam eder miydi?
2026 krizi, eski dosyaların gölgesinde okunuyor
Eylül 2026’da başlayan fon krizi, teknik olarak bugüne ait bir finans olayı olabilir. Ama siyasal hafıza bakımından çok daha eski bir dosyanın kapağını yeniden araladı.
Çünkü bugün 18–20 milyar dolarlık bir fon krizi konuşulurken, 17–25 Aralık soruşturmalarının işaret ettiği ekonomik hacim, iddiaların ciddiyeti ve uluslararası bağlantıları bir kez daha hatırlanıyor.
Bu yüzden 2026’daki kriz, sadece bir piyasa çöküşü ya da yatırımcı mağduriyeti dosyası değil. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihinde cevapsız bırakılmış en büyük hesap verebilirlik başlıklarından birinin yeniden gündeme dönüşü.







