Türkiye sermaye piyasalarını sarsan fon krizi artık yalnızca bir finans skandalı değil. Yaklaşık yarım milyon yatırımcıyı etkileyen, 100’ü aşkın fonun tasfiyesine yol açan soruşturma siyasi bağlantılar üzerinden genişledikçe, kamuoyunda on üç yıl önceki 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları yeniden hatırlatılmaya başladı.
Eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın AKP yönetimindeki görevlerinden ayrılması, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlunun soruşturma kapsamında ifade vermesi ve muhalefetin görevdeki bir bakana kadar uzanan yeni iddiaları, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor:
Türkiye 2013’te ortaya çıkan yolsuzluk iddialarını bağımsız ve sonuna kadar işleyen bir yargı süreciyle sonuçlandırabilseydi, bugün benzer siyasi-finansal ağların oluşması daha zor olur muydu?
17/25 ile bugünkü fon soruşturması arasındaki benzerlik, belirli kişilerin aynı dosyalarda bulunmasından çok, siyasi güç, büyük para hareketleri ve kamu denetiminin etkinliği etrafında şekilleniyor.
Yaklaşık 20 milyar dolarlık kriz
Bugünkü tablonun ölçeği oldukça büyük. Eylül ayında piyasalardaki sert düşüşün ardından SPK, Tera, Pusula, Hedef, Atlas ve diğer bazı portföy şirketleri tarafından yönetilen 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Reuters’a göre soruşturmanın ulaştığı fonların toplam büyüklüğü yaklaşık 20 milyar dolar, etkilenen yatırımcı sayısı ise 500 bine yakın. 30 Eylül itibarıyla soruşturma 217 şüpheliye ulaşmış, 56 kişi tutuklanmıştı. Reuters
Financial Times ise sistemi, düşük işlem hacimli bazı hisselerin fonlar aracılığıyla hızla yükseltilmesi ve fon değerlerinin bu hisseler üzerinden şişirilmesi iddiaları nedeniyle “Ponzi-benzeri” bir yapı olarak tanımladı. FT’nin haberlerinde krizden etkilenen varlıkların büyüklüğü yaklaşık 17-18 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Financial Times
Krizin artık ekonomik olmaktan çıkıp siyasi bir boyut kazanmasının temel nedeni ise soruşturmada iktidar çevresinden isimlerin gündeme gelmesi oldu.
İlk siyasi istifa: Fatma Betül Sayan Kaya
En dikkat çekici gelişme eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya hakkında ortaya atılan iddialardı.
Muhalefet tarafından açıklanan verilere göre Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, Özata Denizcilik hisselerine yaklaşık 163 milyon TL yatırdıktan sonra 2,17 milyar TL civarında satış gerçekleştirdiği ileri sürüldü. Reuters da iddiaların Kaya ve eşinin piyasalardaki büyük satış dalgasından önce önemli miktarda kazanç sağladıkları yönünde olduğunu aktardı. Kaya, işlemlerin ayrıntıları hakkında kamuoyuna kapsamlı bir açıklama yapmadan, iddiaların bağımsız biçimde araştırılabilmesi için siyasi sorumluluk aldığını belirterek görevlerinden ayrıldı. Erdoğan istifayı kabul etti. Reuters
Daha sonra Kaya ve eşinin iddialara konu yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine’nin bildirdiği hesaba aktardığı yönünde haberler yayımlandı. Ancak söz konusu işlem rakamları ve paranın hukuki niteliği henüz resmi makamlar tarafından nihai bir tespit olarak açıklanmış değil. CNBC-e
30 Eylül’de ise savcılığın Kaya’nın malvarlığı konusunda tedbir işlemi başlattığı bildirildi.
Hayati Yazıcı’nın oğlu da soruşturmada
Soruşturmanın AKP yönetimine temas ettiği ikinci önemli nokta, partinin Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı oldu.
Mustafa Yazıcı’nın malvarlığı ve para hareketleri hakkında önce tedbir kararı verildi; ifadesi ve toplanan delillerin değerlendirilmesinin ardından bu tedbir kaldırıldı. Bununla birlikte hakkında yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol kararı verildi.
Hayati Yazıcı ise 1 Ekim’de yaptığı açıklamada oğlunun ticari faaliyetlerinin “hukuka ve ahlaka uygunluğu” konusunda kuşkusu olmadığını belirtti ve gerçeklerin ortaya çıkmasından çekinmediğini söyledi. DW
Zeybekci dosyada, fakat farklı tarafta
Eski Ekonomi Bakanı ve AKP yöneticisi Nihat Zeybekci’nin adı da fon kriziyle birlikte gündeme geldi. Ancak Zeybekci’nin mevcut konumu Kaya’dan farklı.
Zeybekci, ortağı olduğu dört şirketin Tera Portföy’ün TP2 fonuna para yatırdığını ve tasfiye sonucunda parasının fonda kaldığını söyleyerek kendisini mağdur yatırımcılar arasında tanımladı. Ayrıca denetleyici kurumların olağandışı piyasa hareketlerine zamanında müdahale etmesi gerektiğini söyledi; daha sonra “devletin ihmali” şeklinde aktarılan sözlerini, varsa ihmalin ilgili kurum ve sorumlulara ait olacağı şeklinde düzeltti.
Bir de henüz kanıtlanmamış “bakan” iddiası var
Muhalefet lideri Özgür Özel ise soruşturmanın görünen bölümünün daha büyük bir yapının yalnızca başlangıcı olduğunu savunuyor.
Özel, kamuoyunca tanınmayan bir kişinin tasfiye edilen fonlarda 200 milyon euronun üzerinde işlem yaptığını ve söz konusu kişinin halen görevde bulunan bir bakan adına hareket etmiş olabileceğini ileri sürdü. İddiaya ilişkin bakanın adı açıklanmadı ve kamuya açık, bağımsız biçimde doğrulanmış bir belge henüz ortaya konmadı.
Veysi Dündar da benzer biçimde paylaşımında Kaya ve Yazıcı’nın yanı sıra başka iktidar çevresi isimlerin adının konuşulduğunu yazıyor. Ancak bu isimlerin bir bölümünü mevcut soruşturma kayıtları veya güvenilir bağımsız kaynaklarla henüz doğrulamak mümkün değil.
On üç yıl sonra aynı soru: Kurumlar zamanında çalıştı mı?
Iki dönem arasında temel bir ortak soru bulunuyor:
Siyasi bağlantıları olan kişiler söz konusu olduğunda denetim ve yargı mekanizmaları aynı kararlılıkla çalışıyor mu?
Bugünkü kriz açısından bu soru özellikle önemli. Çünkü sorun yalnızca birkaç yatırımcının yüksek kazanç elde etmiş olması değil. Düzenleyici kurumların gözetimindeki fonlarda yüz binlerce kişinin parasının bulunduğu, bazı hisselerin olağanüstü oranlarda yükseldiği ve sonunda devletin 131 fonu birden tasfiye etmek zorunda kaldığı bir sistemden söz ediliyor. Financial Times
Fon soruşturmasının gerçek sınavı kaç kişinin istifa ettiği değil; soruşturmanın siyasi bağlantıya bakılmaksızın ne kadar ilerleyebileceği olacak.
17/25’in bugüne bıraktığı tartışma da tam burada yeniden karşımıza çıkıyor: Bir ülkede yolsuzluk iddialarının sonucu yalnızca kişilerin görevden ayrılması değil, iddiaların bağımsız yargı önünde sonuna kadar araştırılmasıdır. Aksi halde yıllar sonra yeni bir kriz çıktığında kamuoyunun sorduğu soru değişmiyor: “O zaman gerçekten hesap sorulmuş olsaydı, bugün burada olur muyduk?”
Bu sorunun cevabı siyasi bir kanaatten çok, fon soruşturmasının bundan sonra kimlere ve ne kadar uzağa gidebildiğiyle ortaya çıkacak.







