ABD merkezli Homeland Security Today’de yayımlanan kapsamlı bir analizde, Türkiye’de 17–25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra yaşanan polis tasfiyeleri mercek altına alındı. George Mason Üniversitesi’nden Dr. Mahmut Cengiz’in kaleme aldığı yazıda, yolsuzluk, organize suç, terör ve mali suçlarla mücadelede uzmanlaşmış binlerce polisin sistem dışına itilmesinin yalnızca bireysel mağduriyetlere değil, Türkiye’nin kurumsal kapasitesinde ve hukuk devleti anlayışında ciddi aşınmaya yol açtığı savunuldu.
Türkiye’de 17–25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarının ardından başlayan süreç, yıllar sonra uluslararası güvenlik çevrelerinde yeniden tartışılıyor.
ABD’de iç güvenlik, terörizm ve kolluk politikaları alanında yayın yapan Homeland Security Today, 13 Ekim’de Dr. Mahmut Cengiz imzasıyla yayımladığı analizde, Türkiye’de polis teşkilatının 2013 sonrasında geçirdiği dönüşümü ele aldı.
Yazının başlığı ise oldukça çarpıcı:
“Soruşturmacılar ‘terörist’ olduğunda: Türkiye’de polis bağımsızlığı ve siyasi güç.”
Cengiz’in temel sorusu şu:
Bir ülkede, siyasi iktidara uzanan soruşturmaları yürüten polisler daha sonra suçlu ilan edilirse, bunun hukuk devleti ve kamu güvenliği açısından sonucu ne olur?
“Polis hükümete değil, hukuka hizmet etmeli”
Analiz, demokratik polisliğin en temel ilkelerinden birinin altını çiziyor:
Polis, görevdeki hükümetin değil, hukukun hizmetinde olmalı.
Cengiz’e göre polis kurumlarının meşruiyeti, gerektiğinde bir hükümet üyesini tehditlere karşı koruyabilmesi kadar, hakkında ciddi suç şüphesi oluştuğunda aynı kişiyi soruşturabilmesine de bağlı.
Yazıda bu ayrım şu çerçevede ele alınıyor: Polis, bir bakana karşı yasa dışı saldırı olduğunda onu korumalı; ancak aynı bakan hakkında güvenilir suç delilleri varsa, siyasi konumuna bakmadan soruşturabilmeli.
Cengiz’e göre Türkiye’de asıl kırılma, bu ikinci işlevin siyasi güçle çatışmaya başladığı noktada yaşandı.
Kırılma noktası: 17–25 Aralık
Analizde 17 ve 25 Aralık 2013 soruşturmaları, Türk polis teşkilatı açısından önemli bir dönüm noktası olarak gösteriliyor.
17 Aralık soruşturmasında Reza Zarrab, Halkbank yöneticileri, üst düzey bürokratlar, bazı siyasiler ve bakan yakınlarının yer aldığı bir ağ araştırıldı. Soruşturmalarda yaptırımların delinmesi, para aklama, altın ticareti, nüfuz kullanımı ve rüşvet iddiaları gündeme geldi.
25 Aralık soruşturmasında ise iddialar dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın aile çevresine kadar uzandı.
Erdoğan ve AKP yönetimi, her iki soruşturmayı da Gülen hareketinin emniyet ve yargı içindeki mensuplarının hükümeti devirmeye yönelik operasyonu olarak nitelendirdi ve delillerin bir bölümünün yasa dışı veya manipüle edilmiş olduğunu savundu.
Ancak Cengiz, özellikle 17 Aralık soruşturmasının diğer tartışmalı davalardan önemli bir farkı bulunduğuna dikkat çekiyor:
Soruşturmadaki bazı temel olay ve işlemler daha sonra tamamen bağımsız bir hukuk sisteminde, ABD’deki Reza Zarrab ve Halkbank davalarında yeniden ortaya çıktı.
Türkiye’de kapatılan dosyanın parçaları ABD’de yeniden ortaya çıktı
Reza Zarrab, ABD’de savcılıkla iş birliği yaptıktan sonra İran’ın petrol ve doğalgaz gelirlerinin yaptırımları aşarak kullanılmasını sağlayan sistemin nasıl çalıştığını jüri önünde anlattı.
Zarrab, İran fonlarının Halkbank üzerinden altına dönüştürülmesi, altının Dubai’ye gönderilmesi ve nakde çevrilmesi sürecini detaylandırdı.
ABD Adalet Bakanlığı’nın Halkbank iddianamesinde ise dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a sistemin yürütülmesine destek vermesi karşılığında yaklaşık 70 milyon dolar değerinde nakit, döviz ve değerli eşya verildiği ileri sürüldü.
Bu nedenle Cengiz’e göre 17 Aralık soruşturması yalnızca Türkiye’nin iç siyasi kavgası olarak değerlendirilemeyecek bir dosyaya dönüştü.
Çünkü Türkiye’de tartışmalı hale getirilen bazı maddi olgular, yıllar sonra Amerikan yargısında yeniden ele alındı.
Soruşturulanlar değil, soruşturanlar sanık oldu
Homeland Security Today’deki analizin merkezindeki en dikkat çekici nokta ise tam olarak burada.
Cengiz’e göre 2013’ten sonra Türkiye’de soruşturmaların içeriğinin tek tek değerlendirilmesi yerine, soruşturmaları yürüten yapıların bütünü giderek tek bir “örgütsel komplo” anlatısının içine yerleştirildi.
17–25 Aralık sonrasında çok sayıda polis görevden alındı veya farklı görevlere gönderildi.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ise tasfiyeler çok daha geniş bir boyuta ulaştı.
Böylece daha önce organize suç, uyuşturucu, mali suçlar, terörizm, istihbarat ve uluslararası suç ağları üzerinde çalışan deneyimli polisler, ilerleyen yıllarda kendilerini sanık sandalyesinde buldu.
Cengiz’in dikkat çektiği temel hukuki ayrım ise şu:
Polislerin delil uydurması, yasadışı dinleme yapması, terör örgütüne yardım etmesi veya anayasal düzene karşı suç işlemesi halinde elbette yargılanmaları gerekir.
Ancak cezai sorumluluk bireyseldir.
Bir kişinin belirli bir birimde çalışması, başka polislerle tanışması veya belirli bir gruba yakın olduğunun varsayılması tek başına kişisel suçun kanıtı olarak kullanılamaz.
“Polisler hukukun üstünde değil, altında da değil”
Cengiz bu ilkeyi oldukça çarpıcı bir ifadeyle özetliyor:
“Polisler hukukun üstünde değildir. Ama hukukun altında da değildir.”
Yazıya göre demokratik hukuk devletinde bir polis memuru hakkında suçlama varsa, bu suçlama somut delillerle ve bireysel sorumluluk üzerinden değerlendirilmek zorunda.
Aksi halde siyasi açıdan hassas bir dosyada çalışan bütün bir kadronun “suç örgütü” şeklinde tanımlanması, kolluk kuvvetlerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratıyor.
Bunun sonucu da yalnızca geçmişte görev yapan polisleri etkilemiyor.
Gelecekte bir polis memurunun, siyasi açıdan güçlü bir kişiye uzanan bir dosyayla karşılaştığında şu soruyu sormasına yol açabiliyor:
“Bu soruşturmayı gerçekten sonuna kadar götürürsem bana ne olur?”
Asıl kayıp: Kurumsal hafıza
Analizin en önemli bölümlerinden biri de polis teşkilatının kaybettiği kurumsal hafıza üzerine.
Cengiz’e göre deneyimli bir organize suç, terör, mali suç veya istihbarat polisi sadece kadro tablosundaki bir isimden ibaret değil.
Bu görevliler yıllar boyunca:
suç örgütlerini,
finansal ilişkileri,
haber kaynaklarını,
kaçakçılık güzergâhlarını,
uluslararası bağlantıları,
istihbarat yöntemlerini
ve yabancı kolluk birimleriyle ilişkileri öğreniyor.
Dolayısıyla bir polisin yerine başka birini atamak, onun yıllarca biriktirdiği bilgi ve ilişki ağını otomatik olarak yerine koymuyor.
Cengiz’e göre 2013 ve özellikle 2016 sonrasında yaşanan geniş çaplı tasfiyelerin Türkiye’ye uzun vadeli en büyük maliyetlerinden biri bu olabilir.
Organize suç göstergeleri dikkat çekiyor
Analizde bu kurumsal dönüşüm, Türkiye’nin son yıllardaki organize suç ve yolsuzluk göstergeleriyle de yan yana getiriliyor.
2025 Global Organized Crime Index verilerine göre Türkiye’nin suçluluk puanı 10 üzerinden 7,20, organize suça karşı direnç puanı ise yalnızca 3,96. Organized Crime Index
Yolsuzluk göstergelerinde de ciddi bir gerileme görülüyor.
Transparency International verilerine göre Türkiye 2013’te Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 50 puanla 177 ülke arasında 53’üncü sıradaydı.
2025 yılına gelindiğinde ise puanı 31’e, sıralaması 182 ülke arasında 124’üncülüğe geriledi. Transparency.org
Cengiz, bu verilerin polis tasfiyelerinin doğrudan yolsuzluğu artırdığını tek başına kanıtlamadığını özellikle belirtiyor.
Ancak aynı dönemde hem deneyimli soruşturmacıların sistemden uzaklaştırılması hem de yolsuzlukla mücadele göstergelerinin ciddi biçimde kötüleşmesini dikkat çekici bir paralellik olarak değerlendiriyor.
“On binlerce ‘terörist’ polis vardıysa, terör nereye gitti?”
Analizde dikkat çekici bir başka soru daha gündeme getiriliyor.
On binlerce polis memuru devlet tarafından güvenlik tehdidi veya terör örgütü üyesi olarak nitelendirilerek sistem dışına çıkarıldı.
Ancak Cengiz, bu kadar büyük ve profesyonel bir kitlenin daha sonra toplu biçimde silahlı bir örgüte, isyana veya organize suç yapılanmasına dönüştüğüne ilişkin bir model ortaya çıkmadığına dikkat çekiyor.
Bu kişilerin arasında istihbarat, silah, takip, terörle mücadele ve kriminal soruşturma konusunda son derece deneyimli insanlar bulunmasına rağmen, kamuya açık verilerde görevden uzaklaştırılan polislerin topluca şiddet veya organize suç faaliyetlerine yöneldiğini gösteren bir tablo bulunmadığını savunuyor.
Bu durumun, söz konusu kişilerin topluca “terörist” olarak nitelendirilmesinin hukuki ve sosyolojik açıdan yeniden sorgulanmasını gerektirdiğini belirtiyor.
Adaletin muhalefete uygulanışı da tartışmada
Cengiz’in analizi yalnızca geçmişe bakmıyor.
Yazar, bugünkü Türkiye’de ceza hukukunun siyasete uygulanma biçimini de tartışıyor.
Bu bağlamda Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediye başkanlarına yönelik davalara dikkat çekiliyor.
Human Rights Watch da Mart 2026’da yaptığı açıklamada İmamoğlu ve yüzlerce sanık hakkındaki yolsuzluk davasının siyasi saik taşıdığı yönünde ciddi endişeler bulunduğunu belirtti. Human Rights Watch
Hükümet ise yargının bağımsız olduğunu ve yürütülen soruşturmaların gerçek yolsuzluk iddialarına dayandığını savunuyor.
Cengiz’e göre Türkiye açısından ortaya çıkan temel paradoks ise şu:
İktidarın en güçlü isimlerine ulaşan yolsuzluk soruşturmaları kapatılırken, bu soruşturmaları yürütenlerin önemli bölümü daha sonra sanık haline geldi.
17–25 Aralık’ın unutulan bir sonucu: Sadece polisler değil, devlet de kaybetti
Homeland Security Today’deki analiz, 17–25 Aralık sürecine genellikle gözden kaçırılan başka bir pencereden bakıyor.
Yıllardır tartışma çoğunlukla şu iki soru etrafında yürütüldü:
17–25 Aralık gerçek bir yolsuzluk soruşturması mıydı, yoksa Gülen hareketinin siyasi operasyonu muydu?
Polislerin bireysel olarak suç işleyip işlemediği elbette ayrı ayrı araştırılabilir.
Ancak Cengiz’in ortaya koyduğu asıl soru daha farklı:
Bir devlet, bir siyasi kriz sırasında yetişmiş soruşturmacı kadrolarının önemli bölümünü tasfiye ettiğinde bunun bedelini kim ödüyor?
Yanıt yalnızca cezaevine gönderilen polisler değil.
Yıllarca mali suç araştırmış bir polis gider.
Organize suç örgütlerini takip eden deneyim gider.
Terör ağlarını bilen istihbaratçı gider.
Uluslararası bağlantılar gider.
Savcılarla, yabancı kolluk kurumlarıyla, mali istihbarat birimleriyle yıllar içinde kurulan profesyonel ilişkiler gider.
Ve en önemlisi, bir sonraki soruşturmacıya şu mesaj kalır:
Soruşturabilirsin. Ama soruşturmanın ucu yanlış yere dokunursa, yarın soruşturulan sen olabilirsin.
İşte bu noktada 17–25 Aralık artık yalnızca Erdoğan, Zarrab, Halkbank veya o dönemki polislerin meselesi olmaktan çıkıyor.
Mesele şu soruya dönüşüyor:
Türkiye’de polis kimin emrinde olmalı: iktidarın mı, hukukun mu?
Mahmut Cengiz’in yazısının sonunda verdiği cevap oldukça açık:
Hükümetler değişir. Siyasi ittifaklar dağılır. Suç örgütleri şekil değiştirir. Yeni güvenlik tehditleri ortaya çıkar.
Ama polis kurumu bunların hepsinden daha uzun yaşamak zorundadır.
Bir devlet, “hangi polis daha profesyonel?” sorusunun yerine “hangi polis bize daha sadık?” sorusunu koymaya başladığında ilk kayıp kurumsal bağımsızlık olur.
İkincisi ise kurumsal hafıza.
Son faturayı da toplum öder.
Kaynak yazıya buradan ulaşılabilir: Homeland Security Today – When Investigators Become ‘Terrorists’







